La série télévisée adaptée du roman éponyme d’Orhan Pamuk, Le Musée de l’innocence, a commencé à être diffusée sur Netflix le mois dernier. Nous avons ainsi découvert un exemple frappant des difficultés que pose la transposition à l’écran d’une œuvre littéraire puissante.
Le roman d’Orhan Pamuk, lauréat du prix Nobel de littérature en 2006, invite le lecteur à un flux de conscience subjectif en entrelaçant les notions d’obsession, de mémoire et de temps ; une telle intériorité dense entraîne inévitablement, dans son adaptation cinématographique, la disparition de certains détails. D’autant plus pour le spectateur ayant partagé la même époque que l’auteur…
L’amour obsessionnel et le sentiment de répétition au cœur du roman sont souvent réduits, dans la narration visuelle, à une structure linéaire. Ce choix rend le récit plus accessible, mais affaiblit l’une des caractéristiques les plus distinctives du texte : sa perception cyclique du temps. Dans les épisodes avancés, le rythme ralentit sensiblement et la narration finit par ressembler, pour le spectateur, à des scènes de souffrance dignes d’un vieux film turc en noir et blanc.
L’histoire, qui débute en 1975, raconte l’amour entre Kemal, le fils trentenaire de la riche famille Basmacı, ayant fait des études supérieures en France, et Füsun, jeune et belle vendeuse de dix-huit ans, membre d’une branche éloignée de leur famille et socialement modeste, les Keskin.
Les scènes censées refléter le monde intérieur des personnages se trouvent enfermées dans un rythme répétitif, faute de variations visuelles suffisantes. La profondeur psychologique de Kemal, minutieusement décrite dans le roman, semble dans la série confiée à des objets symboliques : mégots de cigarettes, petits souvenirs, objets du quotidien et une paire de boucles d’oreilles mise en évidence à maintes reprises… Cependant, la répétition constante de ces symboles, au lieu d’intensifier l’effet dramatique, en émousse l’impact. Le fait que Füsun soit dépeinte comme un personnage plus distant transforme leur relation en un récit d’obsession unilatérale plutôt qu’en une tragédie partagée.
Le point fort de l’adaptation réside sans doute dans son atmosphère. La texture mélancolique d’Istanbul, la reconstitution d’époque, la palette de couleurs et l’utilisation des décors sont rendues de manière impressionnante. Néanmoins, l’apparence extérieure de l’immeuble Merhamet ne dépasse pas l’impression d’une maquette médiocre et bon marché. La ville s’impose presque comme un personnage à part entière. Pourtant, cette réussite visuelle demeure souvent limitée par une esthétique « sûre », qui évite les risques narratifs. La cinématographie aurait pu être enrichie par des cadrages plus audacieux et des ruptures narratives capables d’approfondir l’état d’âme des personnages.
Enfin, dans la dernière scène, le fait de filmer depuis le bureau donnant sur le Bosphore ‒ où l’auteur du roman a écrit certains de ses livres, ou un lieu qui lui ressemble ‒ confère à l’œuvre une atmosphère de conte. Dans nombre des contes racontés par nos grands-mères, le narrateur et le héros, parfois même les auditeurs, se retrouvent dans la même scène. Il en va de même ici : cette scène finale constitue une référence consciente, certes légèrement appuyée, à la tradition orale.
En conclusion, même si certains passages peuvent sembler longs et susciter l’ennui, on peut affirmer qu’il résulte de cette adaptation une œuvre belle et tout à fait digne de visionnage.
Dr Hüseyin Latif
Netflix’te Masumiyet Müzesi
Orhan Pamuk’un aynı adlı romanından televizyon dizisi olarak uyarlanan Masumiyet Müzesi, geçen ay Netflix’te yayımlanmaya başlandı. Güçlü bir edebî metnin sinemaya aktarımında karşılaşılan zorlukları görünür kılan çarpıcı örneklerden birini daha izledik. Nobel Edebiyat Ödülü’nün 2006’daki sahibi Orhan Pamuk’un romanı; takıntı, hafıza ve zaman kavramlarını iç içe geçirerek okuru öznel bir bilinç akışına davet ederken, bu yoğun içselliğin sinemada karşılık bulması kaçınılmaz olarak bazı ayrıntıların yok olmasına yol açmış. Hele diziyi izleyen biri Orhan Pamuk’la aynı dönemi paylaşmışsa…
Romanın merkezindeki obsesif aşk ve tekrar duygusu, görsel anlatımda çoğu zaman lineer bir hikâye yapısına indirgeniyor. Bu tercih, anlatıyı daha izlenebilir kılarken metnin en ayırt edici özelliklerinden biri olan döngüsel zaman hissini zayıflatıyor. Özellikle dizinin ilerleyen bölümlerinde tempo düşüyor ve anlatı, seyirci için adeta siyah beyaz bir Türk filmindeki ızdırap sahnelerine dönüşüyor.
1975 yılında başlayan hikâye, zengin Basmacı ailesinin Fransa’da yüksek öğrenim görmüş otuz yaşındaki oğulları Kemal ile uzak akrabaları olan, yoksul Keskin ailesinin henüz 18 yaşına girmiş, tezgâhtarlık yapan güzel kızları Füsun arasındaki aşkı anlatıyor.
Karakterlerin iç dünyalarını yansıtması beklenen sahneler, sınırlı görsel varyasyon nedeniyle benzer duyguları tekrar eden bir ritme hapsoluyor. Kemal’in romanda ayrıntılı biçimde çizilen psikolojik derinliği, dizide sıklıkla sembolik nesnelere emanet edilmiş olarak görünüyor: sigara izmaritleri, küçük hatıralar, gündelik objeler ve sürekli öne çıkan bir çift küpe… Ancak bu sembollerin sürekli tekrarlanması, dramatik etkiyi yoğunlaştırmak yerine törpülemiş. Romanın kahramanı Füsun’un dizide daha mesafeli bir karakter olarak çizilmesi ise ilişkinin karşılıklı bir trajediden çok, tek taraflı bir takıntı anlatısına dönüşmesine neden oluyor.
Uyarlamaların en güçlü yanı atmosfer. İstanbul’un melankolik dokusu, dönem hissi, renk paleti ve mekân kullanımı etkileyici biçimde yansıtılmış olsa da Merhamet Apartmanı’nın dış görünümü kötü ve ucuz bir maketten öteye gitmediği seyircinin gözünden kaçmıyor. Şehir, neredeyse başlı başına bir karakter gibi anlatının içine yerleşiyor. Ancak bu görsel başarı, çoğu zaman anlatısal risk almayan “güvenli” bir estetik anlayışıyla sınırlı kalıyor. Sinematografi, karakterlerin ruh hâlini derinleştirecek daha cesur kadrajlar ve anlatı kırılmalarıyla zenginleştirilebilirdi.
Hele son sahnede romanın yazarının kitaplarından bazılarını yazdığı, Boğaz’a nazır çalışma ofisinin (ya da benzer bir mekânın) yazı odasından çekilmiş olması, romana bir masal havası katmış gibi. Anneannelerimizin anlattığı pek çok masalda genellikle anlatıcı ile kahraman, bazen de dinleyiciler, aynı sahnede buluşur. Bu dizide de böyle olmuş, sözlü anlatı geleneğine bilinçli ancak biraz abartılı bir gönderme niteliği taşıyan bu sahne, finali oluşturmuş.
Sonuç olarak, zaman zaman sıkılsak ve uzatılmış sahneleri izlemek zorunda kalsak da ortaya güzel ve izlenebilir bir eser çıktığını söyleyebiliriz.
Dr Hüseyin Latif